Em. Öğretim Görevlisi
Kültürel Miras Araştırmacısı
Hayvanlar âlemi olmadan yaşamın ve duyguların zenginliğinden söz edilemez. İnsanoğlu yaşamını sürdürmek için çevresinde bulunan hayvanları bazen ihtiyacı için evcilleştirmiş, bazen beslenme amaçlı kullanmış, bazen de tutku olarak bunları sevmiş ve yetiştirmiştir. Urfa kültüründe hayvan tutkusu çok ileri seviyededir. “Urfa Arap Atı”, “Urfa Ceylanı, “Bozova Gureh Köpeği”, “Urfa Kuşları (Güvercinleri)”, “Angut”, “Yusuftutan Kuşu”, “Kelaynak Kuşu”, “Keklik” ve “Bozova Gureh Köpeği” Urfa’da beslenen ve çok sevilen hayvanlardır.
URFA ARAP ATI
Atın evcilleştirilmiş olması, insanoğlunun yaşamına büyük kolaylıklar sağlamıştır. Urfalının atlarla vazgeçemeyeceği bir gönül bağı ve tutkusu vardır. Urfa’da “at” uğurlu sayılır ve bu uğura çok önem verir. Asil at bir eve girince o eve uğur getireceğine inanılır. At beslenen ev ve çevresindeki yedi evin bu uğurdan nasiplendiği inanışı yaygındır.
Türklerde at kutsal sayılmaktadır. At kahraman, er kişinin bineği olup erkek çocuklara verilen ilk ve en önemli hediyedir. Birçok yerde at yarışları, geleneksel spor kültürünü de oluşturmuştur. Anadolu’nun birçok yerinde düğünlerde, bayramlarda hem spor hem de eğlence amaçlı at yarışmaları yapılmaktadır. Günümüz şartlarında atlar teknolojinin ilerlemesi, motorlu taşıtların insan yaşamına girmesiyle eski işlevlerini yitirmeye başlamıştır” (Ağırmatlı, 2019, s. 2-3).
Yaşar Kemal “Bir Bulut Kaynıyor” isimli kitabında 1955 yılındaki Urfa gezisinden bahsederken “Urfa’da en büyük uğur attır” diyerek, Urfalıların: “Eğer at beslemeğe gücün yetmiyorsa, komşunun duvarından bir delik aç, hiç olmazsa atın soluğu gitsin evine” sözünü kitabında aktarır (Kemal, 1979, s. 33).
Kur’ân-ı Kerim’de at ile ilgili ayetlerden biri şöyledir: “Düşmanlarınıza karşı bütün imkânlarınızı seferber ederek kuvvet hazırlayın ve beslenmiş, eğitilmiş savaş atları yetiştirin” (Kur’ân-ı Kerim, Enfâl, 60. Ayet) Şeklindedir. Bir hadiste ise at şöyle yer almaktadır: “Kıyamet gününe kadar atların alınlarına hayır düğümlenmiştir.” (Buhârî, Cihâd 43).
Şanlıurfa’da dünyanın en asil saf kan “Arap atları” yetiştirilmektedir. Arap atı, kendine özgü baş şekli ve iri, belirgin gözleri gibi ayırt edici özellikleriyle bilinir. Arap Atı uzun mesafelerin, savaşların, zahmetlerin atıdır. Sadakati ve dayanıklılığı ile bilinen Arap Atı, sahibinin davranışına çok hızlı cevap veren hassas bir cinstir. Kendine has özellikleriyle, mükemmel ve uygun yapısıyla, asaletiyle “Arap Atı”na erişen başka bir cins yoktur. Urfa’da yetişen Arap atları yarışların başarılı atlarıdır. Saf kan Arap Atları üç kısma ayrılır; Hemdani, Seklavi ve Küheyla. Gülen, ağlayan, söz ve halden anlayan atlardır bunlar.

1) Urfa Arap Atı
19. yüzyıl başlarında Urfa’yı ziyaret eden Alman Mareşal Helmuth von Moltke, İstanbul’daki bir dostuna yazdığı 27 Ocak 1839 tarihli mektubunda Urfa atlarından şöyle bahsetmektedir: “Bugün şehrin kapısı dışındaki bir meydanda, cirit oynamak için toplandık. Paşa, beyler, şehrin en ileri gelen ve aşağı halkı, sadece kimin iyi bir atı varsa hepsi buraya toplanıyor. Araplar beyaz abalarını sol omuzlarına atmış, ciritlerini sağ elleriyle havaya kaldırmış, narin kısraklarını, güzel tımar edilmiş zengin takımlı atları, kavukları, kırmızı, mavi ve sarı elbiseleriyle son derece muhteşem bir alay teşkil eden Türklerin arasında oynatıyorlardı. Gerçi meydan, bizim taraflarda üzerinde at sürmek için seçilecek gibi bir yer değil; çünkü taş ve molozla örtülü fakat bu insanlardan daha tasasızca at sürülemez. Bunların doludizgin uçarken atlarına birden çark ettirdiklerini ya da ani olarak durdurduklarını görenler bu atın çok defa onların servetlerinin yarısını, hatta bütününü oluşturduğunu hiç düşünmemeli” (Güler 2025, s. 112)
Dünyanın en eski ırklarından biri olan Arap atında iyi yol tutuşu, denge ve hızlı kalkış yeteneği vardır. Savaş atlarında olması gereken özelliklerin tümüne sahip safkan Arap atları doru, kır, kızıl kır, demiri kır ve al renklerindedir.
1919-1920 yıllarında Urfa’nın Fransız işgalinde Urfa’daki Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Yüzbaşı Ali Saip Ursavaş ve Mutasarrıf Ali Rıza Bey Urfa’daki Türk, Kürt ve Arap aşiret reisleriyle görüşerek “1500 atlı”dan oluşan Kuvayi Milliye grupları oluşturmuştur. 7 Şubat 1920’de Karaköprü sırtlarında toplanan “atlı milisler” gece şehre girmiş ve 9 Şubat 1920 günü Fransızlarla fiili çatışma başlamış, bu çarpışmalar zorlu kış günlerinde 60 gün sürmüş, çatışmalar sonunda büyük kayıplar veren Fransızlar 11 Nisan 1920’de şehri terk etmeye mecbur olmuş ve milletçe “Şanlı Bir Zafer” kazanılmıştır.
1927 Vilayet Salnamesi’nde “Vilayetin atları bilhassa zikre şayandır. Bugünkü hudud-ı millimiz dâhilinde halisü’d-dem (saf kan) ‘Arab Atları’nın bulunduğu yegâne mahal Urfa vilayetidir. Şeklen güzelliği, koşma ve tahammülde fevkaladeliği ile atların en muteberi addedilen ‘Arab Atları’ vilayetin her tarafında mevcuttur. Bilhasa cenub mıntıkasında Harran ve Viranşehir kazalarında en iyi cinsleri yetişmektedir. Vilayet halkı atı ve biniciliği severler. Gerek aşayir ve gerek şehirliler arasında serveti müsait olanların behemahal atları bulunur” (Urfa Salnamesi, 1927, s. 28).

2) 1927 Diyarbekir hayvanat sergisinde birinciliği kazanan bir at. (Urfa Arap Atı) / 1927 Urfa Salnamesi
1927 yılı Urfa Vilayet Salnamesi’nde Arap atları iki hikâye de şöyle yer almaktadır:
Birinci hikâye: “Arap atları üç esaslı cinse ayrılır: Hemdani, Seklavi ve Küheyla. Bu üç cins atların vech-i tesmiyesi hakkında nakl-i ati mevcuttur: Vaktiyle Arab-ı cahile zamanında Şibh-i Cezire Arapları üzerine ecnebi kavimlerden birinin istila kasdiyle vaki’ bir hücumunda ‘Urban Şeyh’ül-Meşayih’ine zafer haberini üç atlı getirir. Bunlardan ilk vasıl olan at mucib-i muhmedet bir haber isal etmeğe vasıta olduğu ve Şeyh’ül Meşayıh’ın hamd-ü senasını isticlab eylediği cihetle o atın neslinden gelen atlara ‘Hemdani’ denilmiştir. İkinci at müteheyyic ve asabi olduğu için Urban lisanında asi manasına olan ‘Seklavi’ diye Şeyh’ül-Meşayıh tarafından okşanmış ve bu suretle mezkûr atın neslinden üreyen atlara da ‘Seklavi’ namı verilmiştir. Üçüncü gelen atlının rakip olduğu atın gözleri sür‘at seyrinden yaşarmış olmasından urban adatı vechile Şeyh’ül-Meşayıh atın gözlerine bizzat kullandığı sürmeden çektirmiş ve bundan kinaye olarak bu atın neslinden gelen atlara da ‘Küheyla’ denmiştir. Hakikata derece-i muvafakatı tamamıyla tayin edilemeyen bu rivayet Araban arasında meşhurdur. Bu üç cinsten her biri de mürur-i zamanla sahiplerinin veya sahiplerinin mensup oldukları kabilenin isimlerine izafeten tesmiyeye uğramışlar ve müteaddit şu’belere inkisam etmişlerdir” (Urfa Salnamesi, 1927, s. 33).
İkinci hikâye: “Arap atlarının vech-i tesmiyesi, cinslerinin sureti taksimi hakkında Arap aşairi arasında ikinci bir rivayet daha mevcuttur: Hazret-i Muhammed (Aleyhisselam) zamanında sahabeden beş zat bir vazife için Mekke’den çöle doğru hareket ederler. Akşam bir vahada yatarlar. Uykuda bulundukları sırada atları çözülür giderler. Bu beş arkadaş sabahleyin uyandıkları zaman atlarının gittiklerini görünce çölde hayvanlarını araya araya bir vahada bulurlarsa da tutmağa muvaffak olamazlar. Vahada büyükçe bir çadır görürler. Mu‘avenet talebi için çadıra giderler. Karşılarına bir kadın çıkar. Hallerini anlatırlar. Kadın bir kırba su içerisine ilaç atar. Vahada mevcut olan göle atmalarını ve biraz sıcak basınca atlarının su içmek üzere göle geleceklerini ve ilaçlanmış sudan içince tutulacaklarını söyler. Kadının dediğini yaparlar. Filhakika atlar bu ilaçlanmış sudan içince çadıra teveccüh ederler. Ve çadırın önünde dururlar. Kadın ilk gelen atın üzerine bir aba atar ‘Abiyye’ diyerek tutub sahibine verir. İkinci atın üzerine Arablar arasında ‘Mu‘tekiye’ denilen bir kırmızı çuval atar ona da çuvalın ismine nisbetle ‘Mu‘tekiye’ der. Üçüncü atın gözünün etrafı sürmeli gibi siyah olduğu için buna da sürmeli manasına olarak ‘Küheyla’ der. Dördüncü at çifte savurarak müşkülatla tutulduğu için deli ve asi manasına olan ‘Seklavi’ namını alır. Beşinci atın diğerlerinden daha fazla seğirttiği görüldüğü cihetle medih makamında buna da ‘Hemdani’ namını vermiş ve bu suretle bu atların neslinden üreyen atlar bu isimlerle tevsim edilmişlerdir. Binaenaleyh bu rivayete göre Arab atları: Hemdani, Seklavi, Küheyla, Abiye, Muhtekiye cinslerine ayrılmışlardır” (Urfa Salnamesi, 1927, s. 35).
“Urfa yetiştirmelerinden yağız aygır Şüveyme 1900 yılında Paris’te yapılan uluslararası bir sergide dünya birincisi seçilmiştir. Al kısrak Seklâve ise ikinci olmuştur. Bugün de böyle bir yarışma olsa Urfa Arap atlarının efsanevi güzelliği yine ortaya çıkacaktır. Türkiye atçılığında Urfa’nın ayrı bir yeri vardır. Osmanlı devrinde bu durum bariz şekilde görüldüğü gibi, Cumhuriyetin ilk yıllarında da (1924-1928) devam etmiştir. Devlet haraları için Urfa’dan halk yetiştirmesi aygır ve kısraklar alınmıştır. At yetiştirilmesi ve geliştirilmesi amacıyla 1947 yılından beri Urfa’da hizmet veren bir Atçılık Islah Kurumu kurulmuştur” (Öcal, 2002, s. 348)

3) Şanlıurfa Hipodromu
Türkiye’de bulunan safkan Arap Atı’nın yarısı Şanlıurfa’da bulunmaktadır. Bunların çoğu damızlık kısraktır. Şanlıurfa’da “Atçılık Islah Kurumu” da bulunmaktadır. Mardin yolu üzerinde bulunan Şanlıurfa Hipodromu Türkiye’deki 7 hipodromdan biridir. Sonbahar-kış (kasım-mayıs) yarışları yılda 26 hafta yapılmaktadır. Atçılığın merkezi olan Şanlıurfa’da yarışlar halkın yoğun katılımıyla tam bir festival ortamında gerçekleşmektedir.
Geçmişte Şanlıurfa il merkezi ve bazı ilçelerde mahalli at yarışları tertiplenmiştir. 1960’tan evvel kutlanan mahalli bayramlarda ise at yetiştiricileri ve atlı görevlilerin resmi geçit törenlerinde yer aldıkları görsel belgelerde görülmektedir.
At ile ilgili Urfa Atasözleri
Alma alı, satma kırı, ille dorı ille dorı: At alanlara yapılan bir uyarıdır.
Asil at yemini arttırır: Tutumluluk anadan babadan, aileden, aile terbiyesinden geçen bir alışkanlıktır.
At binicisine göre kişner: Bir binek hayvanı sürücüsünün yetenekleri doğrultusunda iş görür; bir iş onu yapanın ustalığı doğrultusunda değer kazanır. Hem o iş hem de o işi yapan kişi itibar görür.
At gelmezden aĥır yapılmaz: Şartlar oluşmadan yapılan yatırımlar genelde yanlış yatırımlardır; şartlar oluşmadığında verilen emek veya harcanan para boşa gider.
Ata eger gerek, egere er gerek: Ata eğersiz binilmez ama eğere oturan insanın da atı idare edecek yetenekte biri olması gerekir.
Atın éyyisi arĥada ķalmaz: Ne para kazanırken ne savaşa giderken ne iyilik ederken arkada kalan kişi makbul değildir.
Şanlıurfa Türküsünde Arap Atı
Arap atı gibi sallar başını
Ne söyledim yıktın kara kaşını
(vay vay sürmelim vay)
Al mendili sil gözünün yaşını
Vermem seni yad ellere, çöllere vay vay sürmelim hey
Kaşı gözü kirpikleri belalım vay vay sürmelim vay
Arap atı binmek ile yorulmaz
Beşli mavzer ile bir genç vurulmaz
(vay vay sürmelim vay)
Üç beş altın ile bir yâr sevilmez
Vermem seni yad ellere, çöllere vay vay sürmelim hey
Kaşı gözü kirpikleri belalım vay vay sürmelim vay
Urfa mânilerinde at bahsi:
Almaya al olaydım
Selviye dal olaydım
Ela gözli yârımın
Atına nal olaydım
Bırdan bi atlı geçti
Yarama bahtı geçti
Tebip yaram elleme
Yaramın vahtı geçti
Hana var meyhana var
Bırda zindanhana var
At oynar kılıç parlar
İgitsey meydana var
URFA CEYLANI
Ovaların, kıraç arazilerin, dağların nazlı ve güzel hayvanı ceylan, Türkiye’de sadece Urfa ovalarında ve dağlarında yaşamaktadır. Urfa dağlarında ve Ceylanpınar Ovası’nda geçmişte sürüler halinde yaşayan ceylanlar günümüzde çok az görülmektedir. Maral, gazal, âhû isimleriyle de yörede ve şiirlerde anılır.
Ceylanpınar Ovası’nda 1950’lerde on binlerce ceylan yaşarmış. Kışın Ceylanpınar Ovası’nda yazın Abdülaziz Dağı’na çekilirlermiş. Abdülaziz Dağı, Ceylanpınar’ın güneyinde, Suriye toprağında, Circip Çayı’nın Habur Irmağı’na karıştığı yerin güneybatısındadır. 1990’larda sayıları yok denecek duruma gelen ceylanlar için 2000 yılından sonra Ceylanpınar ilçesindeki Tarım İşletmesi bünyesinde ve Şanlıurfa şehir merkezine 30 km mesafedeki “Kızılkuyu Yaban Hayatı Geliştirme Sahası”nda bulunan “75. Yıl Ceylan üretme İstasyonu”nda ceylanlar doğada korunmaktadır. Son yıllarda Ceylanpınar Tarım İşletmesi bünyesinde 26 hektarlık bir alan çitle çevrilerek koruma sahası oluşturularak başlayan koruma ve üretim sonucunda bugün yüzlerce ceylana sahip olunmuştur.
Ceylanlar susuzluğa ve yaz güneşinin dayanılmaz sıcağına karşı dayanıklıdırlar. Saatte 60 kilometre hızla koşan ceylanlar genellikle 60-90 cm. boyunda, boynuzları yay biçiminde, çift tırnaklı hayvanlardır.
Rivayete göre; İbrahim Peygamber’in annesi Nona, Nemrut’un zulmünden kaçarak Damlacık Dağı eteklerinde bir mağaraya gizlenir ve çocuğunu burada doğurur. Kimse şüphelenmesin diye çocuğunu burada bırakıp evine döner. Rivayete göre çocuğu mağarada bir dişi ceylan emzirir ve kısa sürede büyür.

4) Urfa ceylanları
Ceylanların ürkek ve nârin tavırları hayranlık uyandırmış ve divan ve halk şiirinde bir teşbih unsuru olarak ortaya çıkmıştır. Sevgilinin gözlerini ceylana benzeterek nitelendirme anlayışı şiirlerde görülmektedir. Gazellerin ortak imgelerinden biri olan ceylan yani “âhû”; ürkek, gözleri çok güzel özellikleri anlatmaktadır. XIII. yüzyılın mutasavvıf şâirlerinden Mevlânâ’nın gazellerindeki ceylan motifi yukarıda bahsettiğimiz özelliklerin yanında eski Türk inançlarından izler taşıyan mitolojik bir karaktere de sahiptir. Mevlânâ’nın Dîvân-ı Kebîr’inde yüzden fazla yerde âhû kelimesine rastlanır. Âhû (ceylan), gözlerinin güzelliği ve saçtığı misk kokusuyla Urfalı şâirlerin de çok rağbet ettiği unsurlardan biri olmuştur. Hikâyelere, şiirlere, gazellere, türkülere, mânilere esin kaynağı olmuştur.
Urfa türkülerinde ceylan:
Bak kara gözlü ceylana
Bölenmiş al kızıl kana
Yavrusunu avcı vurmuş
Bak ağlıyor yana yana
Bu dağlara avcı daldı
O güzel ceylanı aldı
Ben yanarım ceylanıma
Yavruları öksüz kaldı (Söz-Müzik: Hafız Şükrü Çadırcı)
***
Âhû gözlüm yine senden ayrıyam
Daştan daşa başım vurup ağlıyam
Dertli başa gelen hasret çekilir,
(çekilir, çekilir vay vay…)
Gene hergün efkârlıyam gamlıyam
(gamlıyam, gamlıyam, vay vay…) (Söz-Müzik: Doğan Güllüoğlu)
…
Kısaslı Âşık Celâlî’nin şiirlerinde ise ceylan şöyle yer alır:
Ceylan gibi koşar keklik sekişli
Aklımı alırdı maral bakışlı
Alnında yıldızı beyaz nakışlı
Hatırlar ağlarım geçen günlerim.
…
Elbette makamdır Halil’in yurdu
Ceylan gelir mağarayı bulurdu
Emzirip Halil’i kayıp olurdu
Böylece mucize İbrahim Halil
…
Yavru ceylan gibi avcıdan kaçar
Dalgalı saçları omuza saçar
Derdinden düştüm zâra kaldım naçar
Bülbüle sunacak gülüm kalmadı
…
Ceylan sürüleri dört köşende
Koyun sağar Ayşe bacı gülşende
Celâlî hiç eksilmesin neşende
Gelip geçti ömür özlersin Urfa’m

5) Urfa halis güvercinleri
ŞANLIURFA KÜLTÜRÜNDE KUŞLAR VE KUŞÇULUK
Tabiatın güzellikleri içerisinde bin bir çeşit kuşun ve güzelim diğer hayvanların insana vereceği o güzel doyum ve duygular, çoğu kez vazgeçilmez tutkulara dönüşür. Tabiatın canlı varlıklarından güvercinler ise yaşadıkları ortamda birer güzellik takısıdırlar. Bulundukları ortama neşe dağıtan ve tabiat özlemini gideren kuşların her birinin güzel bir manası ve hayırlı bir tesiri vardır.
Rivayete göre Nuh Peygamber’in, büyük tufan sona erdiğinde gemisinde olan güvercini gönderir. Güvercin, dönüşünde ağzında bir zeytin dalı ile gelir. Bu, geminin artık karaya yaklaştığını ve suların çekildiğini gösterir. Bu olay, güvercinlere büyük bir saygınlık kazandırmıştır, çünkü güvercin zeytin dalı getirerek yeni bir başlangıcın simgesi olmuştur. Arap tarihçi Ebul Faraç’a göre, Nuh Tufanı’ndan sonra kurulan yedi yerleşim merkezinin biri olan Urfa’da, güvercin besleme ve güvercin tutkusu oldukça derindir ve yaygındır. Özellikle halk arasında, güvercinler önemli bir yere sahiptir. Burada güvercinler sadece birer evcil hayvan değil, aynı zamanda kültürel ve tarihi bir öneme de sahiptir.
İNSANOĞLUNUN KUŞLARLA DOSTLUĞU…
Dünyada barış ve sevgi sembolü olan güvercinler, İslâm inancına göre günahsız yaratıklardır. Hz. Muhammed, Sevr Dağı’ndaki mağarada saklanırken, mağara girişindeki ağacın üstüne bir çift güvercin yuva yapar ve yumurtlar. Böylece müşrikler kuşkulanmaz ve kuşlar, peygamberimizi kurtarıcı rol oynamış olurlar. Halk inancına göre güvercin “müjdeci kuş” sayılır. Sokakta yürürken insanın başına kuş pisliği düşse dahi uğur sayılır. Özellikle rüyada kuş görülmesi ise iyi haberlere yorumlanır.

6) Haleplibahçe mozaiklerinde güvercin. MS 6. Yy.
BİR SEVDADIR URFA’DA KUŞÇULUK…
İnsanoğlu ile kuşların dostluğu insanlık tarihi kadar eskidir. Bu dostluğun başladığı ilk yer belki de Peygamberler Şehri Urfa’dır. Her Urfalı, kendi gibi endamlı, mağrur ve nazlı bir yaratık olan güvercini canı gibi severek besler, takılarla süsler ve kendini ona bağlar. Urfa’da güvercinler, halk arasında kısaca “kuş” olarak isimlendirilirler.
Kuşçuluk, Urfa’da özel zevklerden ve tutkulardan biridir. Urfalı bu “tutku”ya, kısaca “merak” demektedir. Kuşçuluk zevk için yapılmakla beraber kendine özgü özellikleri olan bir meslek olarak da sayılmakta ve halk dilinde kuş besleyip uçuranlara “kuşçı” denilmektedir.
Her kesimden birçok Urfalının tutkusudur kuşçuluk… Sabah işe gitmeden kuşlarına uğrayıp sevdikleriyle birlikte olan kuş meraklısı ve yetiştiricisi Urfalı, akşam gün batımında yine kuşlarıyla beraber olur… Ve günün bütün yorgunluğunu, derdini damlarda kanat sesleriyle unutur. Neşe ve huzur bulur. Sevdalardır, umutlardır ve hayallerdir gökyüzünde yolculuğa çıkan…
Anadolu’da birçok yörede güvercin besleyip uçurulmasına rağmen, Urfa kadar yaygın bir bölge yoktur. Yaşlı kuşçuların anlattığına göre eskiden en çok kuş Halep’te beslenirmiş. Daha sonraları Urfa’da kuş sayısı çoğalmış ve bu konuda Urfa ünlü olmuştur. Böylece geniş bir kuş kültürü oluşmuştur. Urfa’da 10 ile 500 adet arası kuş besleyen “meraklılar” vardır. Kent merkezinde beslenen kuşların sayısı ise 50.000’nin üzerindedir.

7) Şanlıurfa’da halis kuş (güvercin) kömesi
GELENEKSEL URFA EV MİMARİSİNDE KUŞLARA AYRILAN MEKÂNLAR
Urfa’da kuşçuluğun yaygınlık nedeni evlerin elverişli olmasındandır. Taş evlerin hayatlarının (avlularının) geniş ve gürültüden uzak oluşu, damların toprak ve düz oluşu kuşçuluk için çok elverişlidir.
“Kuş beslenen evlerde “hayat”ın bir yanında veya damların uygun bir köşesinde “kuş matarları” (kuş evleri) vardır. Bazen avludaki bir oda da kuş evi olarak kullanılır. Halkın kuşa verdiği değer ve kuşa yönelik insancıl davranış “Geleneksel Urfa Evleri”nin avluya bakan oda pencerelerinin üstünde yer alan “kuş takaları”nda da (kuş yuvaları) görülmektedir. Bazı kuş takaları daha genis biçimde olup içlerinde birden fazla küçük nişler (yuvalar) yer alır, bu tipteki kuş takalarına “matar” denilmektedir. Bu barınaklar, insanoğlu ile kuşların dostluğunun yeşerdiği ve yaşadığı mekânlardır” (Kürkçüoğlu, 2011, s. 46)

8) Şanlıurfa geleneksel evlerinde kuş takaları
Urfa’da evlere alışmış yabani güvercinler ve yusuftutan kuşları için “Kuş takası” ve “kuşluk” olarak anılan kuş evlerine, yapıda bir süs öğesi olmanın çok ötesinde önemli fonksiyonlar yüklenir. İnsanların ve kedilerin ulaşamayacağı yüksekliklerde yer alan bu yuvalar, evin avluya bakan ve güneş gören taraflarına, oda duvarlarına veya gezenek konsollarının arasına yerleştirilir.
Sanat Tarihçisi A. Cihat Kürkçüoğlu’nun: “Bir evin güzelliğini kuşlara sormak lazım. Eğer onlar için kuş takaları (barınak) varsa onlar bile mutludurlar” sözü bu kültürü çok güzel ifade etmektedir.

9) Şanlıurfa Evinde Kuş Takası
KUŞÇU KAHVEHANELERİ…
Urfa’da kuşçuların buluştuğu kuşçu kahvehanelerinden birkaçı hâlâ varlığını sürdürmektedir. Bunların en meşhuru tarihi çarşıların ortasında yer alan “Çardaklı Kahvehane”dir. Diğer bir mekân ise “Kumluhayat Hanı Kahvehanesi”dir. Bu tip kahvehanelerin içinde, kuşların konulduğu tel kafesli odacıklar bulunur. Otantik yapısını koruyan kuşçu kahvehanelerinde küçük masalar ve etrafındaki kürsülerde (tabureler) oturup sohbet eden insanlar, kahvehanenin içinde serbestçe dolaşan kuşları keyifle izlerler. Bazen de kuş besleyenler en gösterişli ve kıymetli kuşlarını getirip gösterirler. Müşteriler burada kuş sohbetleri ve kuş alışverişi yaparlar. Akşamları Kuş Mezatı yapılır. Kuşlar keyifle seyredilir ve kuş ötüşleriyle sohbetler birbirine karışır gider… Bu kahvehanelerin civarında çok sayıda kuşçu dükkânı da yer alır.

10) Şanlıurfa’da Kuşçu Kahvesi
KUŞLARIN UÇURULMASI
Kuş uçurmak için damların uygun olması çok önemlidir. Kuşlar sabah ve ikindi zamanı olmak üzere günde iki defa uçurulurlar. Kuşları damdan havaya kaldırıp uçurma, ucunda bir “çapıt” (bez) bağlı uzun bir sırığın sallanmasıyla olur. Uçurulan kuşların çoğunluğu erkek kuşlardan meydana gelir. Kuş topluluğu (köme) damın etrafında uzak mesafeli daireler çizerek uçarlar. Bunun sağlanması sırık ve ıslıkla olur. Kuş uçurma saatlerinde Urfa semaları binlerce kuşla dolar. Gökyüzünde kömeler birbirlerinin içinden geçerler. Kuşçu, kömeyi dama geri çağırırken bu işi ıslık çalarak ve dişi kuşu göstererek yapar. Duygu seline dönüşen uçurma işi, kuşların sahiplerine (evlerine) dönmeleriyle bambaşka bir mutluluğa dönüşür.

11) Şanlıurfa’da uçurulan halis güvercinler (Foto: Burhan Akar)
Ocak-nisan ayları arasında ise isteyen kuşçular gün batımından bir saat önce anlaştıkları saatte kuşlarını uçururlar. Aynı anda uçurulan bütün kömelerden gökyüzünde büyük bir köme oluşur, buna “karışma” denilir. Bir saat kadar dolaşan bu büyük köme gökyüzünde savrulan renkli bir buluta dönüşür. Karışma sonunda kayıp vermeden evine dönen kuş kömeleri, evine bağlı, sadık ve “yavuz kuşlar”dır. Kuşçu, başka kömeden bazı kuşları kendi kuşları arasına katar ve onu yakalarsa o gün daha keyifli olur. Kuşçu, yakaladığı kuşu ya eski sahibine verir ya da alıkoyar. Yakalanan kuşun sahibi, kuşundan vazgeçmek istemiyorsa, gelip yakalayandan para ile geri almak ister. Kuşun sahibi gelip almazsa, kuşçu isterse bu kuşu Kuşçu Kahvesi’ne götürüp orada satar. Bazen de kuşlar değişiklik yapılarak geri alınır. Kuşçuların bu konudaki son sözleri: “Kuş tutulunca verilmez”dir. Bu tutulan kuşa “garip” denir. Yakalanan kuş bir müddet dişi bir kuş ile yan yana konur ve yeni yerine alıştırılır. Kümeye katılmayan kuşlara “şatır kuş” derler.
Güvercinlerin hikâyesini kentte bu konudaki en iddialı yetiştiricilerden Şemsettin Aybar, 1999 yılında Gazeteci Bülent Okutan’a şöyle anlatmıştır: ‘‘Dedem de babam da kuş yetiştirirdi. Bu iş büyük merak gerektirir. Onlara evlat gibi bakmayı gerektirir. Biz de onu yapıyoruz. Bende iki yüz elli erkekli bir köme var. Altı tane de dişi. En değerlileri Zeytuni, İspir, Bağdadı ve Nakışlı olanlardır.
Herkesin sürüsünün lideri olan bir kuşu vardır. Onlara “Peşenk” diyoruz. Başka kuşçu, savaşta Peşeng’ini indirirse ayıpların en büyüğünü yaşarsın. Çünkü o gün sürü ne kadar büyük olursa olsun, dağıtıp yeniden bu işe başlamak zorunda kalıyorsun. Savaş dediğimiz “karışma” kasımda başlar, nisanda biter. Her gün sürüleri gökyüzüne salıp, akşamı iple çekeriz. Çünkü sürü yorulmadan uçacaktır, başkasının kuşunu kandırıp sana getirecektir. Sahibi komşun da olsa artık o kuş senindir. Karışma saati geldiğinde hepsi birbirine girer. İki yüz kuş savaşa girer bazen iki yüz on döner.’’

12) Kısas Köyünde Veli Göncü kuşlarını yemlerken-14.05.2018
Bazı kuşçular aralarında “Said” denen bir anlaşma yaparlar. Bu anlaşmaya göre bir kuşçu, diğerinin kuşunu yakaladığında geri vermez. Ancak, tuttuğu kuşa kuşçular arasında bir fiyat biçilir ve kuşun esas sahibi, bu fiyatı ödeyince kuşunu geri alabilir.
KUŞLARIN BESLENMESİ VE YAVRULAMASI
Kuşların çoğu tahıl tanesi, bitki tohumu ve özel olarak hazırlanan yemlerle beslenirler. Ayrıca buğday, ağ darı, sarı darı, çekilmiş darı, mercimek ve nar tanesi de verilir. Yavru kuşlar daha çok yem yer, hızla büyürler. Kuşlar yemlenmek ve sulanmak için yuvadan avluya çıkarılır.
Dişi kuş, birinci yumurtadan bir gün arayla ikinci yumurtayı verir. Kuluçkaya dişi ve erkek yatar. Yaz ise 18-21 günde, kış ise 21 günde bu yumurtadan yavru alınır. Yavrulama ilkbaharda başlar kışa kadar devam eder. Yumurtalar açılıp yavrular çıkınca ana-babaya çok iş düşer, yavrularına yiyecek taşırlar.
URFA’DAKİ KUŞ (GÜVERCİN) CİNSLERİ
1. Ev Kuşları: Bu kuşlar kapısı açık bir kafeste veya avlulu evin yüksek cephesinde ve açık bir kuş takasında beslenir. Bunlar evcil kuşlardır. Eve alışınca hiçbir tarafa gitmezler. Bu kuşların başlıcaları; Angut, Çiçi ve Karagöz’dür
2. Kafes Kuşları: Kafeste beslenen, evcil olmayan kuşlardır. Bunlar; Yâkerim Kuşu, Keklik ve Hâkkur‘an Kuşu’dur.
3. Evlere Alışmış Yabani Kuşlar: Bu kuşlar evcil olmayıp evlerin muhtelif bölümlerinde, çatı üstü, çatı arası ve kuş takalarında yaşarlar. Bunlar; Kiyt (güvercin) ve Yusubtutan Kuşu’dur.
4. Halis Kuşlar (Köme Kuşlar): Bu kuşlar evcil ve eğitilmiş olup uçurulabilen kıymetli türden kuşlardır. Takla vurmazlar, düz uçarlar ve tumansızdırlar (paçasız). Bu kuşların erkek olanları (bölük) dişilerden ayrı matarda beslenir ve yetiştirilir. Bölük kuşların yanında dişi kuş bulunmaz, çünkü kuşçu gereken eğitimi veremez. “Halis kuş çeşitleri: Mısırlı, Kuzer, Fitilli, Nakışlı (Yazılı), Amberli, Kınıfırlı, Kuyrak, Perçemli, Aynalı, Şarabı, Gök, Kır, Devrişali, Cübbeli, Abalı, Zeytuni, Mevrendi, Lemsavey, Kırktelli, Şıhşelli, Şamı, Zırhlı, Karalı, Tağlit, Şekerli, Şafrakaragöz, Killo, Gez, Ehles, Şafra, Arans (Keşpir), Baş, Üveys, Balina, İsrail, Macar, Hollanda, İspir, Müsevved ve Alaca en yaygın alanlarıdır” (Kürkçüoğlu, 2002, s. 351).

13) Halis kuşlardan “kırmızı cübbe”

14) Halis kuşlardan “kır”
5. Yapışan Kuşlar: Halis kuşlardan farklı tarafı ayaklarının “tumanlı” (tüylü) oluşu ve takla atmasıdır. Çeşitleri: Siyah Yapşan, Gök Yapşan, Beyaz Yapşan, Hume, Miski, Yandı Döndü, Çakmaklı, Sarıboz, Kırmızıboz, Kula, Kürenk ve Musullu’dur.
KUŞ TAKILARI
Kuşçular, kuşların bakımına büyük özen gösterirler. Onları boncuk ve takılarla süslerler. Ayaklarına “takım” denilen kemikten veya kehribardan yapılmış takılar ve halhal denen küçük çıngıraklar (zil) takarlar. Kulaklarına gümüş veya sarı madenden işlemeli küpeler takılır. İki kulak arasına takılan ve boyunda duran “gerdanlık” ise diğer bir takıdır. Kuşların damda ve hayatta yürürken uğultularına bu takıların güzel sesleri de katılır.

15) Kuş takıları

16) Kuş takılarından gerdanlık
“Kuşun ayağına takılan küpenin bir başka pratik faydası ise kuş ayağında ağırlık taşımaya alışır ve haberleşme için bir yerden getireceği pusula alışkanlığını kazanmış olur. Kuşun ayağına kâğıt pusula sarılır ve üzerine ahşaptan bir kelepçe geçirilir böylece mesajın düşmesi engellenir” (K.K.1).

17) Kuş ayağında “takım”

18) Kuş takılarından “küpe”
URFA HALK EDEBİYATINDA KUŞLAR
Anonim Halk Edebiyatı ürünleri büyük ölçüde kuşların varlığına dayanır. Kuşlar halk şiirine her zaman ilham kaynağı olmuşlardır. Güvercin, edebiyatımızın en gözde kuşlarından biridir. Hikâye ve masallarımızda, ninnilerde, bilmecelerde, tekerlemelerde, fıkralarda, çocuk oyunlarında da kuş bahsi oldukça çok geçmektedir. “Güvercinim”, “kuşçağızım”, “minik kuşum”, “bülbülüm” gibi halk dilinde övme okşama sözlerinden bir bölümü sevilen kuşlarla yapılır.

19) Kuş takılarından küpeler
Ayrıca rüyada kuş görülmesi iyi haberlere yorumlanır. Halk hekimliğinde; konuşmayan ya da güç konuşan çocuklar için, kuşun içtiği su içirilir. Ağzına kuş sokulur ve kuş eti yedirilir.
“Efsane bu ya; tarihte, insanlar bir lider, bir kral, bir padişah seçeceği zaman bile kuşun aklına kalırmış her şey. Kuş uçar, döner, dolanır kimin üzerine konarsa lider o olurmuş. O günden bugüne hep söylenir ya ‘talih kuşu kondu’ diye” (Hicri, 2018, s. 62).
Türkülerimizin birçoğunun içinde çeşitli kuşların adları geçmektedir. Hatta çok sevilen bazı türkülerimizin adları kuşa bağlı türkülerdir.
Garip bir kuştu gönlüm
Elimden uçtu gönlüm
Saçının tellerine
Takıldı düştü gönlüm
Türküsü en sevilen türkülerdendir. “Güvercin Vurdum Kalkmaz”, “Bülbüller Düğün Eyler” ve “Bülbülün Göğsü Al Olur” diğer sevilen türkülerimizdir.
Kuşlar, beden ve davranış özellikleriyle atasözleri ve deyimlerimizde de yer almışlardır. “Kanatsız kuş olmaz”, “Kuşu kuşnan tutarlar”, “Alıcı kuşun ömrü az olur”, “Elin taşı ile kuş vurulmaz”, “Yuvayı yapan dişi kuştur”, “Kuştan korkan darı ekmez” en bilinen atasözleridir. “Ağzı ile kuş tutmak”, “Bir taşla iki kuş vurmak”, “Devlet kuşu”, “Gece kuşu”, “Kuşa çevirmek”, “Kuşbaşı”, “Kuş beyinli”, “Kuşhane”, “Kuşüzümü”, “Kuş sütü ile beslemek”, “Uçan kuşa borcu olmak”, “Taklacı kuş”, Kuş ile ilgili deyimlerimizdir (Kürkçüoğlu, 2002, s. 349).
Hoyratıyla, dertli yaşamından söz ederken bile kuşlarından bahseder Urfalı…
Kuş yavrular
Takada kuş yavrular
Ellerin derdi biter
Benim derdim yavrular…
Kuş sevdası vazgeçilecek ve her yürekte olan bir sevgi değildir. Hayvanlar âleminin içinde müstesna bir yeri olan kuş ve kuşçulukla ilgili geleneklerimizi devam ettiren tüm kuşçulara selam olsun…Urfa, kültürel mirası daha bir güzellik kazanmakta kuşlarıyla…
ANGUT KUŞU
Angut kuşları evcil olup avlulu evlerin duvarlarında, yüksekte yer alan kuş takalarında serbest halde beslenirler.
“Angut kuşu, kahverengi gövdeye sahip bir kuş türüdür. Beyaz başlı olup siyah kuyruklu olan Angut kuşları son derece sadakatli bir kuş türü olma özelliği taşımaktadır. Erkek angutların boyunlarında siyah bir halka olup dişilerde göz çevresi veya boyun kısımları beyaz olmaktadır. Şanlıurfa’da bir inanca bağlı olarak evlerde beslenirler” (Ali Nur Hayırlı, 2019, s. 104).
Angut Kuşu İle İlgili İnanç: “Hamile olan kadınlara veya çocuklara musallat olan Ümm-ü Sübyan adlı bir varlık vardır. Bu varlık hamile kadına musallat olarak karnındaki bebeği öldürmeye ve yeni doğmuş bebekleri hasta ederek öldürmeye çalışır. Bunu korkutarak yapar. Bu varlık cin değildir. Kötü ruh olarak bilinir. Bu varlığa Urfa’da “tebea” denir. Bunun etkisini kırmak için evde kahverengi angut beslenir. Günümüzde hâlâ evlerinde bundan dolayı angut besleyen aileler vardır” (Hayırlı, 2019, s. 77).

20) Kırmızı Kepezli Cığalı Angut (İzzet Aran)
URFA YUSUFTUTAN (YUSIBITUTAN) KUŞU
Yusuftutan Kuşu Urfa’da rastlanan ve kutsal sayılan bir kuştur. Urfa’da evlerin avlularında kuş takalarında (küçük pencerelerde) barınırlar. Sessiz vakitte dinleyince, “Yusufumu tutun, Yusufumu tutun…” diye zikir eder gibi ötüşü net şekilde duyulur.
Bu güzel kuşun çok ilginç, efsanevi bir hikâyesi vardır: “Yakup Peygamber çocuklarının içinde en çok (kendisinden sonra peygamber olacak) Hz. Yusuf’u severmiş. Çünkü Yusuf’u kendisine daha yakın bulurmuş. Yıllar geçmiş küçük Yusufçuk bir delikanlı olmuş. Güzel huyu, anlayışı ve aklıyla ona karşı herkes gibi babasının da sevgi ve muhabbeti artarak devam etmiş. Tabii kardeşlerinin kıskançlıkları da o nispette artmış, büyümüş Yusuf’a karşı. Bu kıskançlık öyle bir boyuta gelmiş ki, kardeşleri birlikte toplanıp, konuşarak Yusuf’u öldürmeye karar vermişler. Babalarına Yusuf’un su içerken kuyuya düştüğünü söylemeyi planlamışlar ve bu planı uygulamaya koyulmuşlar. Geziye ve ava gidiyoruz diyerek Yusuf’u da yanlarına alıp gitmişler. Bir kuyunun başına gelince de planladıkları gibi Yusuf’u kuyuya atmışlar. İşte bu hadiseyi gören bu mübarek kuş telaşla feryat etmeye başlamış; ‘Yusufumu tutun, Yusufumu tutun…’ diye. Yusuf geleceğin peygamberi, Allah onun peygamberlik görevini yapmadan, vadesi dolmadan ölmesine izin verir mi hiç. Rivayete göre melekler yetişip tutmuşlar. Yusuf zarar görmemiş kuyuda. Ta ki bir kervanın yolu oradan geçinceye kadar. ‘Yusuf kuşu’ da feryat etmeye devam etmiş: ‘Yusufumu tutun, Yusufumu tutun’ diye. Kervandakiler bu kuşun telaşından, ötüşünden bir olay olduğunu anlayıp, Yusuf’u bulup kuyudan kurtarıp yanlarına alıp götürmüşler. Yusuf Kuşu da o gün bugündür, hep aynı güzel nağmeyi o güzel sesiyle tekrarlar durur: ‘Yusufumu tutun, Yusufumu tutun…’ diye” (Kavşut, 1995, s. 27)

21) Yusuftutan Kuşu
Hz. İbrahim’in ateşe atılışıyla ilgili anlatılan efsane içinde ise Yusuftutan Kuşu Urfa söylencelerinde şöyle yer almıştır: “Hz. İbrahim ateşe atılırken Yusuftutan Kuşu ağzında birkaç damla su ile gelir ve ateşin üzerine bırakır. Bunu gören Hz. İbrahim dayanamaz kuşa sorar: ‘Bu birkaç damla suyun ne faydası olur ki bir ateşi söndürmede’ Yusuftutan Kuşu: ‘Maksat dostluğumuz ve tarafımız belli olsun’ der.”
Urfa’da en haşarı çocuklar bile bu kuşa dokunmazlar. Bu kuşlar da insanlardan pek korkmazlar, ortalıkta kimselere aldırmaz, gezinir dururlar. Diğer kuşlardan farkları da olur olmaz yerlere yuva kurmalarıdır. Biraz çöp, ip ve bez parçasını; balkona, pencere kenarına, damın bir köşesine bırakır ve yumurtlayıverirler. Şanlıurfa’da insanlara yakın bu mübarek kuş uğurlu kabul edilerek dokunulmaz ve beslenir. Yusuftutan Kuşu açık toprak renkli gösterişsiz bir kuştur. Kediler ve köpekler de bu kuşa dokunmazlar.
KELAYNAK KUŞLARI
Kelaynak Kuşları; Kuzey Afrika’da yaşayan, üremeleri için sadece Birecik’e gelip burada yuva yaparak yavrularını büyüttükten sonra tekrar kışlaklarına dönen nadir göçmen kuşlarımızdandır. Şubat ortalarında Birecik’e gelmeye başlayan Kelaynak kuşlarının kayalıklara yerleşmeleri Mart ortalarını bulunmaktadır. Üremelerini yapıp yavrularını büyüttükten sonra temmuz ortalarında Birecik’ten tekrar yavruları ile birlikte ayrılmaktadırlar. Kışları Kızıl Deniz kıyılarında yaşadıkları tespit edilmiştir.
“Kelaynak kuşlarının Birecik’e üreme için gelmelerinin nedeni; buradaki kayalarda bulunan kalsit maddesinin Kelaynak kuşlarındaki üreme gücünü arttırdığı şeklinde söylenmektedir. Kelaynaklar tek eşlidirler. Yani genellikle her sene aynı eşler yuva yapar ve çiftleşirler. Kelaynak kuşlarının ergin olanları yuva yaparlar. 5 yaşından sonra ergin hale gelmektedirler. Bunların ömürleri 25-30 yıl arası olduğu söylenmektedir.” (Kürkçüoğlu, 2002, s. 352).
1950’lerde Birecik’te 1000’den fazla olan Kelaynakların sayısı 1960 yılından sonra hızla azalmıştır. Azalma nedeni olarak; bu tarihten itibaren zirai ilaçların fazla kullanılmaya başlanılması, uzun süren göç esnasında gerek avcılar tarafından vurulması ve gerekse soğuk hava şartlarından etkilenmesi ve böcekçil olan bu kuşların tabii denge bozulması sebebiyle tabiatta yiyeceklerinin azalması olarak görülmektedir. Sayıları gittikçe azaldığından, 1977 yılında Birecik’te “Kelaynak Üretme İstasyonu” kurulmuştur. Çevre ve Orman Bakanlığı’na bağlı olan Kelaynak Üretme İstasyonu Birecik ilçesinden 3 kilometre kuzeyde Fırat kenarındadır. Gün boyu ziyaretçilere açıktır.

22) Kelaynak Kuşu
Üretme İstasyonu’nda korunmaya alınan kuşlar, siyah yağsız kıyma et, rendelenmiş havuç, rendelenmiş haşlanmış yumurta ve fenni yem karması ile beslenirler. Göçmen kelaynak kuşları ise et ihtiyaçlarını tarıma zararlı böcekleri yiyerek giderirler.
Kelaynak kuşu, Birecikliler tarafından kutsal sayılmaktadır. Kuşların şubat ortalarında gelişleri Birecikliler için ilkbaharın gelişinin bir işareti sayılmaktadır. Daha önceleri kurbanlarla karşılanan Kelaynak kuşları için son yıllarda Birecik’te “Kelaynak Festivali” düzenlenmektedir.
KEKLİK
Keklik yerde yaşayan bir kuştur. Özellikle Fırat ve Dicle yöresinde, Güney Toroslar’da ve Güneybatı Anadolu’da çok bulunur. Boz keklik, kırmızı keklik (taş kekliği), kınalı keklik (dağ kekliği), çil keklik, beyaz keklik, kum kekliği, Şam kekliği gibi türleri bulunmaktadır.
Kekliğin gövdesi esmer ve kızıl, yanakları ve gerdanı pas rengindedir. Alnındaki siyah bant gözlerinden geçerek yanaklardan aşağıya inip gerdanlık biçiminde sonuçlanır. Bazılarının göğüs kısmında at nalı şeklinde kahverengi bir leke bulunur. Gaga ve ayaklar gri veya kırmızıdır. Parmakları çıplaktır. Ayağında mahmuz yoktur, fakat bazı türlerinin erkeklerinde yuvarlak bir kabartı bulunur. En tanınmış türü olan dağ kekliği adı da verilen kınalı kekliğinsırtı gri kahverengi, gerdanı beyaz, gerdan çevresi siyah ve şeritli alın çizgisi, gaga ile göz arası siyah, gaga ve ayakları kırmızıdır.
Aynı kuluçkadan çıkan ve bir arada yaşayan keklik topluluğuna keklik sürüsü veya “zürbe” denilir. Bunlar gezgin sürüler halinde dolaşırlar. Keklik yavrusuna genellikle keklik palazı denilir. Urfa’da ise “ferik” veya “enik” denilmektedir.

23) Haleplibahçe Mozaiklerinde Keklik figürü MS 6. yy.
Şanlıurfa’da Keklik Tutkusu
Keklik, Şanlıurfa’da en sevilen kuşlardan biridir. Ötücü bir kuş olup aynı zamanda bir av kuşudur. Bir inanışa göre, ava çıkıldığında, avcının önüne önce keklik çıkarsa av uğurlu, kazasız-belasız ve bereketli geçer.
Geçmiş yıllarda Şanlıurfa’da bolca görülebilen keklik, son yıllarda aşırı avlanma yüzünden gittikçe azalmaktadır.
Canlı olarak yakalanan keklikler ise meraklılarca kafeste beslenir. Bu besleme işi bilhassa kırsal kesimde başka bir uğraşı olmayan insanlar da can sıkıntısını gidermektedir. Besleyen ile keklik arasında bir arkadaş yakınlığı doğmaktadır.
Şanlıurfa’da avlanma bölgelerinin çoğunda rastlanan keklik, çok iyi işiten, çok hızlı koşan ve uçarken kanatlarının çıkardığı sesten dolayı gürültü bırakan bir kuştur. Urfa’nın avlanma yapılan çeşitli dağlarında çayır ve süpürge otları arasında, çıplak taşlık ve kayalık yerlerde yaşar.
Şanlıurfa’da bulunan kekliğe “bişri” ismi verilmektedir. Dişisine ise “mari” denmektedir. Siverek yöresinde ise kekliğe “keví gozel” denilmektedir.

24) Kafeste Keklik
Şanlıurfa yöresindeki kekliğingaga ve ayakları kırmızı, göğsünün alt kısmı ve karnı pas sarısı ile gri ve boz kahverengidir. Kuyruk, kırmızı-kahverengi arası, kuyruk altındaki 3-5 tüy kül rengindedir. Büyüklüğü 35 cm uzunluğunda, kanatları 17 cm civarındadır. Gözünden başlayarak gerdan kısmını kaplayan beyaz bir mahyayı çevreleyen şeride sahiptir.
Yavrulama ve Yaşantıları
Keklik, nisan ayında 10-20 arasında yumurta yapar. Kuluçkaya yattığında 20 yavru bir kerede çıkabilir ve kuluçka dönemini 20-24 gün arasında bitirir. Genelde yavrularının sırt kısımları pas kırmızısı, göğüs ve karın kısmı beyazımsı, erkekleri dişilerinden biraz daha büyük ve parlaktır. Sonraları erkeklerinin ayak kısımlarında horozlarda olduğu gibi mahmuz oluşur. Dişilerinde ise mahmuz yoktur. Keklik, daima iki eş (erkek-dişi) bir arada yaşar. Dişisi erkeğinden biraz daha küçüktür.
Üreme mevsimi dışında kekliklerin yaşantıları bir nevi köme (sürü) halinde olup kömeyi idare eden köme başı bulunur. Erkek keklikler, birbirilerini istemezler ve çekemezler. Kışı birlikte geçiren keklikler, şubat ayı gelince çift çift ayrılırlar. Bu eş seçme zamanları kekliklerin en kavgacı oldukları zamandır.
Keklikler tohum ve küçük meyvelerle beslenirler. Kışın filiz, tohum ve meyve, yazın da böcek, kene, kurtçuk, yeşil yaprak ve bitki artıkları yiyerek yaşarlar. Kışın ve baharda su kenarlarında “keklik otu”denilen bir bitki ile beslenirler. Kafeste beslenen kekliklere ise kuş yemleri verilir. Ömürleri 6-7 senedir. Genellikle sonbahar aylarında bir çeşit hastalığa tutulanlar olduğunda bunlar besleyen kişinin geliştirdiği ilaçlarla tedavi edilir. Keklikler tarlalara serpilen gübrelerden yediklerinde ölümlerine sebep olmaktadır.
Kafeste beslenen Urfa kekliği evcilleşmez. Kafesten çıktığında uçup gider. Çok nadir olarak evcilleşenlere “ademci” denir.
Şanlıurfa’da Keklik Avı
Keklik her mevsim dağlarda görülür ama avlanma belirli mevsimlerde yapılır. Genellikle sonbaharda eylülde başlayıp ekim, kasım ve aralık ayının sonuna kadar devam eder. Bu aylarda yavru keklikler büyümüş olur, uçmaya başlarlar. Avlanmada kekliğin yaşını doldurmuş olanları makbul sayılır.
Sabah erkenden keklik avı başlar. Keklik iyi saklandığı için avda köpek de kullanılır. Urfa’da “seğel” ve “tazı” denilen bir köpekle ava gidilir.
Keklik, sürü halinde dağda gezer. Avcı her sıkıştırdığında kalkar, uçar ve uzaklara uçamadan konarlar. Bu kovalamaca 1-2 km sürer. Üçüncü defasında keklik sürüsü kalkmaz, saklanır. Buna “pustu” denir. Sonra hızlı bir şekilde küme halinde kalkar. İnsanı korkutan bir gürültü çıkarırlar. “Uçar Avcıları”, keklik havada iken vurmaya çalışırlar.Keklik, genellikle “sürek” ve “arama” denen usullerle saçma kullanılarak avlanır. Normal avlamanın dışında, keklik, ilkel ve avcılığa uymayan usuller olan; “güme usulü”, “erkek keklikle avlama”, “tuzak kurma” gibi yöntemlerle de avlanır. Bu üç yöntemin avcılık yasaları ile ilgisi yoktur.
Vurulmuş keklik temizlenmeden önce 1-2 gün asılı olarak bekletilir. Daha sonra pişirilmek üzere hazırlanır. Keklik eti çok lezzetli olup ızgarası ve kavurması yapılır. Göğsünden çok iyi çiğköftelik et de elde edilir.
Tuzak ile Canlı Keklik Avlama (Yakalama)
Bu avlama (canlı yakalama) özellikle doğu ve güney bölgelerinde uygulanır. Bu iş genellikle şafak vakti başlar ve saat 7-8 arası tamamlanmış olur. Mahalli tabirle “gün közü” içinde yapılır. Kekliğin kafes içinde saklandığı yere ise “köz” veya “kurak” denir. Günün ikinci avlanması ise öğleden sonra ikindide yapılır. Tuzak kuran avcı, kafese konulmuş erkek kekliği kayaların arasında bir yere sadece başı görünecek şekilde saklar ve dal veya taşlarla örter. Buna kekliğin “köze konulması” denir. Közdeki keklik öttüğünde, bu bir meydan okuma ve bir aşk olayıdır. Dişisiyle gezen erkek keklikler kavga ve dövüşmeye, dişi keklikler ise sevişmeye gelirler. Buna mahalli dilde “hengame” denilir. At kılından veya naylon sicimden yapılmış 100-200 göz küçük kementler kafesin etrafına konulur ve gelen keklikler gezinirken ayakları ile bu kementlere yakalanır. Tuzak ne kadar fazla olursa avın yakalanması o derece kolaylaşır. Tuzağın içine yem serpilmesi kekliği aldatma sayıldığından avcılar arasında hoş sayılmaz ve uygulanmaz. Tuzağı kuranlar 20-25 metre öteye kayaların arkasına saklanarak beklerler. Bu saklanma yerine “evsim” denilir. Avcıların saatlerce kıpırdamadan avı bekledikleri ve av mahallinde günlerce kaldıkları görülmüştür. Tuzakla yakalanan keklik küçük bir torbaya konur. Birkaç gün bu torbada kalır sonra kafese konulur.
Bazı usta keklikler “far vermez” yani yakalandığını belli etmez. Gizlice tuzaktan kurtulmaya çalışır. Bazı yabani keklikler ise çok usta olup közün üzerine gelip kafeste öten kekliği yorarak sesten düşürür ve tuzağa düşmez. Yaban kekliğin kafese yaklaşmasıyla bazen kafesteki kekliğin başını çekerek saklandığı görülür. Bu kekliklere de “kaçkın keklik”, “ürkek keklik” veya “zeğel keklik” denir. Kekliğin kafeste başını çekmesi avcılar arasında hoş sayılmaz. Bu keklik makbul olmayıp korkak sayılır.
Bazen dişi kekliklerle (mari), mart-nisan aylarında tuzak kurulduğu görülür. Bu genellikle çiftleşme aylarında olur. Dişi kekliklerle kurulan tuzakta avlanılan keklikler genellikle erkek kekliklerdir. Bu ava “dişi atımı avı”adı verilir.
Canlı olarak yakalanan keklikler kuş pazarında, besleyenler arasında veya kuşçu kahvesinde satılır. Erkek keklik ile av kekliği (köz kekliği) daha pahalıdır. Keklik kafeste beslendiğinde erkeği ayrı dişisi ayrı kafeste olur. Kafesin üzerine kafes örtüsü geçirilir. Bir yere götürüleceği zaman ise bohçaya sarılarak götürülür.
Canlı olarak beslenecek keklikler özel olarak yapılmış kafeslerde beslenir. Kafesler tek gözlü veya iki gözlüdür. Keklik kafesleri Bozova’nın Saf Köyü’nde Mahmûde Nuro, Adıyaman’ın Şirizi Köyü’nde Şeyho İvişoğlu ustalar tarafından yapılmaktadır. Ayrıca Gazbek Köyü’nde ve Urfa’nın merkezinde bazı ustalar tarafından imal edilmektedir.
Halk Edebiyatında Keklik Motifi
Tabiatın canlı ve cansız güzel varlıkları gibi Keklik de Şanlıurfa halk kültürü ürünlerinde motif olarak yerini almıştır. Birçok türkü, mani, şiir, hikâye, öykü, atasözü, deyim ve efsanede keklik bahsine rastlanmaktadır.
Urfalı Şair Ükkâş ÜLGEN Urfa dağlarında kekliğin ötüşünü figana benzetir.
…..
Dağda keklik figanı
Gül kokar dört bir yanı,
Kara gözlü ceylanı
Sölerdi Urfalıyam!
……..
Hoyrat ve manilerimizde keklik, bahsi en çok geçen kuşlarımızdandır.
Bı dağın ensesıne
Uyandım yâr sesine
Yarım keklik ben şahin
Düşmışem ensesine
Kekligem avla beni
Gümışe kabla beni
Geceler yar koynunda
Gündız mıhavla beni
Kekligem avla beni
Dağlara salma beni
Gece yanında uyut
Gündüzler bağla beni
Deyimlerimizde Keklik:
“Keklik gibi sekmek” çevik bir şekilde, zıplayarak yürüyenler için kullanılır.
“Keklik gibi düştü” kolay ikna edilen için kullanılır.
“Çantada keklik” kolay elde edilme manasında kullanılır.
Atasözlerimizde Keklik:
“Kekliği tuzağa düşüren sesidir”
“Kekliği ele veren sesidir”
“Kekliği keklikten tutarlar”
“Karka, istemiş keklik kimin yeriye; eski yeriyişıni de şaşırmış”
Türkülerimizde:
“Makaram sarı bağlar” isimli Urfa türküsünde Asiye yürüyüşüyle, sevdiğince kekliğe benzetilmektedir.
…
Makarada ipliğim (lo)
Asiye benim kekliğim
Hiç aklımdan çıkmıyor (lo)
Tenhalarda gezdiğim
…
Bestekâr Arif Çelik ise, “Pala Remzi Türküsü”nde Pala Remzi’nin, keklik avı için ta Botan Çayı’na kadar gittiğinden bahseder.
…
Tüfenk aldım çıktım keklik avına
Ta Urfa’dan geldim Botan Çayı’na
Aşiretler bir yiğidi metheder
Pala Remzi derler onun adına
…
Kazancı Bedih’in okuduğu bir uzun havada keklik şöyle yer alır:
İki keklik seke seke
Bizim evi yol eyledi
Kuş dilinden bilmez idim
Yâr beni bülbül eyledi
Al ilen bal ilen oy oy
Gümüş kemer kol ilen oy oy
Gönlü vermez ise zor ilen oy oy
Keklik uçtu bağa düştü
Şavkı bizim eve düştü
Kurban olam güzel gelin
Benim gönlüm sana düştü
Al ilen bal ilen oy oy
Gümüş kemer kol ilen oy oy
Gönlü vermez ise zor ilen oy oy
Maya olarak okunan bir dörtlük te şöyledir.
Kekliğimi doyurdular
Kanadını ayırdılar
Ne de zalım Urfa imiş
Beni yardan ayırdılar
BOZOVA GUREH KÖPEKLERİ
Gureh çoban köpekleri Şanlıurfa bölgesinde uzun zamandan beri yetiştirilmektedir. Bozova ilçesinde daha fazla yetiştirildiği için “Bozova Köpeği” olarak da bilinmektedir. Çoban köpeğidir. Bölgede “gureh” olarak tanınmaktadır. Şanlıurfa’da Bozova, Hilvan, Viranşehir ve Suruç ilçelerinde yetiştiriciliği yapılmaktadır. Gureh köpekleri Sivas Kangal köpeklerine göre daha iri bir ırktır.
“Koyunculuğun azalmasına bağlı olarak bu köpeklerin sayısında da azalma görülmektedir. Bu köpekler sürü koruma görevinin yanı sıra bekçi köpeği olarak da kullanılmaktadır. Bozova köpeği sürü sahipleri tarafından sıcak şartlarda Kangal orijinli köpeklere göre daha fazla tercih edilmektedir. Gureh köpeğinin ağırlığı erkeklerde 38-60 kg, dişilerde 32-49 kg arasındadır. Boyu erkeklerde 70-90 cm, dişilerde 70-80 cm arasındadır. İri bir baş, geniş göğüs ve iri bir gövdeye sahiptirler. Vücut genellikle güçlü bir görünüm arz eder. Kuyruk uzun ve özellikle erkeklerde sırtta helezoni olarak tutulmaktadır. Açık beyazdan koyu kıra kadar değişen renkler görülmektedir. Genelde ağız, kulak uçları ve göz etrafında siyah bir maske vardır.” (Yertürk ve Bozkaya, 2012, s. 35)

25) Bozova Gureh Köpeği
Gureh, çoban köpeği, yörük köpeği veya boz köpeği olarak anılan Türkiye kökenli bir köpek ırkıdır. Bölge şartlarına çok iyi adapte olmuş ve sayısı her geçen gün azaldığından korunma tedbirleri alınmalıdır.
***
Fotoğraflar: S. Sabri KÜRKÇÜOĞLU
***
KAYNAKÇA
Ağırmatlı, Hanım Handan. (2019). “Şanlıurfa Siverek’te Kaybolmaya Yüz Tutmuş Geleneksel Sporlarımızdan At Yarışı, Cirit Ve Deve Güreşi Üzerine Bir Çalışma”, 8. Uluslararası Türk Halkaları Geleneksel Spor Oyunları Sempozyumu, Bildiri, Kahramanmaraş.
Güler, Selahattin E. (2024). Yabancı Gezginlerin Gözüyle URFA BÖLGESİ, ŞURKAV Yayınları: 64.
Hayırlı, Ali Nur (2019). Şanlıurfa Halk Kültüründe Kuş, Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı ABD, Yüksek Lisans Tezi.
Hicri, Misbah. (2018). “Kuş Gibi Kanatlanmak”, ŞURKAV Şanlıurfa Kültür Sanat Tarih ve Turizm Dergisi, Yıl: 10, Sayı: 31, s. 59-62.
Kemal, Yaşar. (1979). Bir Bulut Kaynıyor, Tekin Yayınevi, İstanbul.
Kürkçüoğlu, S. Sabri. (2002). “Şanlıurfa Folklorunda Kuşlar ve Kuşçuluk”, Şanlıurfa/Uygarlığın Doğduğu Şehir, 2. Basım, Hazırlayanlar: A. Cihat Kürkçüoğlu, Müslüm C. Akalın, S. Sabri Kürkçüoğlu, Selahattin Güler, Şanlıurfa, Şanlıurfa Valiliği, s. 349-352.
Kürkçüoğlu, S. Sabri. (2011). “Şanlıurfa Geleneksel Mimarisinde Kuş Takaları (Kuş Evleri)”, ŞURKAV Şanlıurfa Kültür Sanat Tarih ve Turizm Dergisi, Yıl: 4, Sayı: 11, s. 42-20.
Kavşut (Öcal), Lütfiye. (1995). “Yusuf Kuşu”, Bizim Urfa Dergisi, Aralık 1995, İstanbul.
Öcal, Mehmet H. (2002). “Şanlıurfa’da Atçılık”, Şanlıurfa Uygarlığın Doğduğu Şehir, 2. Basım, Şanlıurfa Valiliği.
Urfa Vilâyet Salnamesi. (1927). “Hayat-ı Hayvaniye”, ss. 28-36.
Yertürk, Muğdat- Bozkaya, Faruk. (2012). “Bozova Köpeklerinin (Gureh) Bazı Morfolojik Özellikleri”, Harran Üniversitesi, Veteriner Fak. Dergisi, 1, ss. 35-38.
K.K.1: Halit Ziya Biçer, Fotoğrafçı Araştırmacı.